‘’Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla,
Ahmet abı sen de bağışla...
Boynu bükük duruyorsam eğer,
İçimden öyle geldiği için değil,
Ama hiç değil...
Ah güzel Ahmet abım benim,
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer,
Suyunda yüzen balığa
Toprağını içen çiçeğe...
…
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet abı,
Umudu dürt,
Umutsuzluğu yatıştır.
Diyeceğim şu ki;
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi,
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse,
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi.
…
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler,
Kolonyalar, su şişeleri, paketler.
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlerde büyüyenler.
Ah güzel Ahmet abı benim,
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket,
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile,
Gelse de
Öyle sürekli değil.
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet abı , güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.
(Edip Cansever)’’
Bir mendil niye kanar? Bir çocuk niye ölümü seçer, neden daha minicik yüreğiyle ölüme kaşar. Neden yaşamına son vermek ister, düşünürken, bunu dilendirirken bile insani ürperten yönetmenlere baş vurur ki neden...
Bir çocuk savaşta vuruldu, çocuklar elerinde taşlar sapanlarla savaşın içinde, Vuruldu yedisinde terörist diye, bedeninden onlarca kurşun çıktı... ekmek çaldı, baklava çaldı, polise taş attı, işkence gördü, bilmem kaç yıl hapis cezasıyla yargılanıyorlar vb. Bunları çoğaltmak, bunları örneklemek o kadar kolay ki. Çünkü her gün dünyanın dört bir yanında çocuklar öldürülüyor, katlediliyor, işkencelerden geçiriliyor. İşgale karşı özgürlük savaşında, bağımsızlık kavgasında kavganın içinde, başında çocuklar.
Bunları anlamak mümkün, onaylamak değil anlamak, her insan yaşadığı toplumsal koşulların ürünüdür. İçinde yaşadığı toplumsal koşullar neyse o da onun bir parçasıdır. Irak, Filistin, Afganistan, Kürdistan da yaşıyorsanız, hele bir de çocuksanız katliamın, ölümün, işkencenin de koynunda yaşıyorsunuzdur. Orada yaşananların bir parçasısınızdır. Ondan kaçamaz ya da yok sayamazsınız.
Geldiğimiz coğrafyada dün ve bugün yaşananlar açısından belki bizler biraz kanıksadık, “alıştık” böylesi ölümlere/ alışmak da en kötüsü değil mi?. Daha dün memleketimizde apoletli generallerin iki dudağı arasından her çıkanın yasa olduğunda 17’sinde darağacına yollananı unuttuk mu? Ya her gün işkence tezgahlarından gecenler. Bizler o günlerde işkence tezgahlarındaki, zindanlardaki zulümlerde kaç yaşındaydık? Bugün çocuk denenlerin yaşında değil miydik?
Her yerde ölüm önce çocukları yakalıyor, önce onları buluyor, onarlı alıp gidiyor. Yunanistan da polis kurşunuyla öldürülen 15 yaşında ki Alexandros Grigoropoulos toplumdaki yokluluk yolsuzluğun fitilini ateşledi. Ve sokaklar, alanlar özgürlüğün, adaletin sesleriyle doldu, İsyanın kıvılcımı oldu.
Bunları olumlamak ya da doğal görmek asla değil, bunlar yaşadığımız dünyanın çirkin ve zalim yüzünün gerçekliği. Daha dün patlak veren dünya ekonomik kriziyle birlikte kendi dillerinden dökülmedi mi;”... sistem ahlaki bir yapı değil...” diyenler bu sistemin sahipleri ve savunucuları değil miydi? Bunlar bilinen veya en azında öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Dünyanın dört bir yanında çocukların katledilmesi, işkencelerden geçirilmesi, sakat bırakılmalarının yaratıcısı bu sistem.
Yaşadığımız yerde, yukarda bahsettiğimiz çatışmanın sıcak ve açık yaşanmadığı bu coğrafyada neler oluyor? Düşünüyor muyuz? Her kesimin kendi bakış ve yaşam felsefesiyle ama hepsinin de ortak dilinden düşürmediği; “gençlik gelecektir” söylemini ne kadar içselleştiriyoruz? Ya da gençler ve daha çocuk yaşta dediğimiz gençlerimize, çocuklarımıza ne kadar ilgiliyiz? Onların dünyası ve sorunlarına ne kadar duyarlıyız? Savaşın olduğu bölgelere duyarlığımız ne derecede bu ayrı bir konu. Yanı başımızda çocuğumuz bir filim seyreder gibi orada çocuk ölümlerini nasıl izliye biliyoruz, bu ayrı bir konu.
Ama bir kaç hafta önceydi, Basel`da 17 yaşında bir Türk genci, Zürich`de 13 yaşında İsviçreli bir çocuk; ikisinin ortak özelliği kendilerini trenin altına atarak yaşamlarına son vermeleri. Bu ikisi bir hafta içinde peş peşe gerçekleşen iki trajedi. Sadece iki örnek ama bu trajedi kimin? Bu gençlerin mi yoksa bu toplumun mu? Bizlerin mi? Hiç düşündünüz mü üzerinde, kafa yordunuz mu?
Bildiğimiz, duyduğumuz ya da bilemeyip, duymadığımız kaç minicik beden bu şekilde yaşamına son veriyor? Ben bir yıl içinde bu şekliyle 5 minicik yüreğin geleceğe yelken açması gerekirken bu kirli, bu duyarsız, bu vurdumduymaz, kendi bencilliği içinde boğulan toplumda kaçışa yelken açtığına tanık oldum.
Bu ülkede böylesi şeyler yazılmaz, haber yapılamaz. Bir yanıyla bu tür şeylerin haber yapılmaması olumluluk gibi düşünülse de, diğer yandan da bir gerçeklikten kaçış, onu gizleme çabasıdır.
Bu şekilde yaşamına son veren bu minicik bedenlerin, bu gencecik yüreklerin sıkıntıları neydi? Neden, niçin benzeri sorularını çoğaltmak mümkün. Ama bunların yanı sıra acaba kendimize şunu sorabiliyor muyuz; “ ben ne yapıyorum, ne yapabilirim, bu toplumda yaşananlarda benim payım ne?” vb soruları yüreklice kendimize sorabiliyor ve yanıt verebiliyor muyuz? Yoksa sitemin bozukluğu diyip içinde çıkıp kendimizi mı rahatlatacağız? Bu nereye kadar, ne darsınız nereye kadar?
Onur Yücel